Ahlâka Dair
AHLÂK ÜZERİNE BAZI MÜLAHAZALAR*
Hüseyin SARIOĞLU
Elimizde başka pek çok konuda olduğu gibi ahlâk alanına ilişkin olarak da tarihten gelen muazzam bir birikim bulunmasına, İslâm dini gibi muhteşem bir dinimiz olmasına, çok farklı alanlarda ilim ve fikir adamlarımız yetişmesine rağmen bir ahlâk bunalımını yaşamakta olduğumuzu da itiraf etmek durumundayız. Diyanet camiasının gayretleri, milli eğitim müfredatında yer alan din kültürü ve ahlâk bilgisi dersleri, değerler eğitimi çalışmaları, rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri, ahlâk konusuna tahsis edilmiş araştırma ve yayınlar, paneller ve ilmi toplantılar… vb. ortada iken ahlâkî yozlaşmadan ve ahlâk bunalımından söz edildiği bir noktaya gelişimizi açıklamak kolay olmuyor. Bir şeyler ters gidiyor, bir yerde yanlış yapıyoruz; ama nerede?!
Bilindiği üzere bu gibi [ilmî] toplantılar sınırlı zaman dilimleri içinde belli konuların ele alınıp tartışıldığı, tespit ve önerilerin dile getirildiği etkinliklerdir. Zamanın sınırlı oluşundan ileri gelen sıkıntının konunun belirlenmiş olmasıyla büyük ölçüde telafi edilebilmesi imkan dahilindedir. Hazırlanan tebliğlerin en kısa sürede yayınlanacak olması, sözlü olarak takdim edilen tespit ve önerilerin daha ayrıntılı bir şekilde açıklanması bakımından ayrıca bir fırsat teşkil etmektedir. Hal böyleyken ülkemizde gerçekleştirilen ilmî toplantılarda daima “zamanı iyi değerlendirmeme” olgusunun yaşandığı da bir gerçektir. Bunun gerisinde yatan hususların başında, yapılacak olan iş/görev/davranış ile içinde bulunulan şartlar arasındaki “ilişki”nin iyi kurulamaması ve doğru değerlendirilmemesine yol açan “dikkat, bilinç ve ciddiyet zaafı”nın geldiği düşüncesindeyim. Bu ise tam da üzerinde konuşulmakta olan “ahlâk” ve “terbiye/eğitim”le doğrudan bağlantılı bir meseledir
Bu vesile ile bir iki hususa temas ederek konuşmamı tamamlamak arzusundayım. Elimizde başka pek çok konuda olduğu gibi ahlâk alanına ilişkin olarak da tarihten gelen muazzam bir birikim bulunmasına, İslâm dini gibi muhteşem bir dinimiz olmasına, çok farklı alanlarda ilim ve fikir adamlarımız yetişmesine rağmen bir ahlâk bunalımını yaşamakta olduğumuzu da itiraf etmek durumundayız. Hz. Peygamber’in, kendi ifadeleriyle “mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiği” gerçeği, diyanet camiamızın gayretleri, milli eğitim müfredatında yer alan din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri, değerler eğitimi çalışmaları, rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri, ahlâk konusuna tahsis edilmiş araştırma ve yayınlar, paneller ve ilmi toplantılar… vb. ortada iken ahlâkî yozlaşmadan ve ahlâk bunalımından söz edildiği bir noktaya gelişimizi açıklamak kolay olmuyor. Bir şeyler ters gidiyor, bir yerde yanlış yapıyoruz; ama nerede?!
Bazı şeyleri birbirine karıştırıyoruz gibi geliyor bana: İnsanın bir değerler varlığı olduğu, onun karar ve davranışlarını, benimseyip inandığı değerlere göre şekillendirdiğini kabul etmeyenimiz yoktur. Değerlerden söz edildiğinde ise din, hukuk, töre, gelenek ve görenek gibi bazı kurum yahut sistemlerin hatıra geldiği ve ahlâkın da bunlardan biri olduğu açıktır. Ne var ki bunlardan hiçbirini bir diğerine irca etmek/indirgemek doğru olmadığı gibi bunları birbirinden bütünüyle kopuk ve bağımsız saymak da doğru değildir. Hal böyleyken uygulamaya baktığımızda özellikle ahlâkın indirgeyici ve özdeşleştirici bir yaklaşımla tanımlandığı ve ela alındığı vakıasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Şöyle ki sosyologlar ahlâkı bir sosyal kurum olarak görürken, din âlimleri de onu din ve dindarlıkla özdeş saymaktadırlar. Bu noktada kendimize şunu sormamız gerektiğini düşünüyorum: Din, hukuk, töre, gelenek ve görenek, tek tek insanların yani bireylerin dışında onlara sunulan/empoze edilen birer değerler manzumesi olarak ortada dururken bir de ahlâka ne gerek var? Demek istiyorum ki ahlâkı “dinin veya hukukun veya törenin yahut gelenek ve göreneğin öngördüğü kurallara uygun davranmak” diye indirgeyici/özdeşleştirici bir yaklaşımla dinî/hukukî/içtimaî bir kurum yahut yapı gibi görmek yerine, bireysel bir zeminde kalarak onu “insan-olma bilinci” şeklinde tanımlamak daha anlamlı olmaz mı? Bana öyle geliyor ki ahlâkı bireysel zeminde varlık kazanıp içtimaî alana yansıyan bir yapı yahut olgu olarak görüp tanımladığımızda din, hukuk, töre, gelenek ve göreneğin ona yapacağı pek çok katkı olduğu fark edilecektir. Daha ileri bir iddia olarak diyebilirim ki birer değerler manzumesi olan bu kurumların anlamı ve işlevselliği, bireyin “insan-olma bilincine ermesi” yahut “ahlâk varlık olduğunu fark etmesi” ile kaimdir. Bir başka ifadeyle herhangi bir insanı dindar yapan dine muhatap olması değil, o insanın kendisini o dine muhatap kılmasıdır ki ahlâk tam da bu noktada kendini ortaya koyar. Aynı durum değerler sistemi olan diğer kurumlar için de geçerlidir. Şu halde ahlâk dediğimiz değerler sisteminin, doğrudan insan-olmayla ilişkili bulunması ve kendileri için zemin teşkil etmesi bakımından diğerlerine göre bir önceliğinden söz edebiliriz. Mesela dinî mükellefiyet için “âkil” ve “bâliğ” olma şartının anlamı da budur. Meseleyi bu zaviyeden ele aldığımızda ahlâkın en temel ilkesinin “ciddiyet” olduğu ortaya çıkar: Her bir insanın en başta kendisi (nefsi) olmak üzere her şeyi; hayatı, varlığı, olgu ve olayları, zamanı ve mekânı ciddiye alması ve önemsemesi… Bunu hem zihin ve düşünce planında hem davranış ve eylem planında başarması, en azından böyle bir çaba içine girmesi… İşin özü ve esası bu… Kendini ciddiye almayan insan, kendini bilemeyen ve tanımayan insan ta baştan insan-olma/ahlâk varlığı olma imkân ve fırsatını kaçırmış demektir. Şu halde ahlâk eğitiminin başlangıç noktası her bir insana “insan” olduğunu, tek başına bu haysiyetiyle dahi “değerli” ve “vazgeçilmez” olduğunu idrak ettirmek/idrak ettirebilmek/hissettirebilmek olmalı…
“İnsan gerçeği” bizim bilerek veya bilmeyerek görmezden geldiğimiz veya hafife aldığımız hususların başında geliyor. Hem de Kur’an-ı Kerim’de kâinatın onun için yaratıldığı ve emrine müsahhar kılındığını bilip her fırsatta dile getirdiğimiz halde maalesef insana dair meseleleri ele alırken hep merkeze başka şeyleri koyup insanı çevreye itiyoruz. Bu durum ahlâk konusu gündeme geldiğinde de değişmiyor. Hal böyle olunca ele alınan konu insan için değil de insan o konu içinmiş gibi bir yaklaşım ortaya çıkıyor; dolayısıyla da birey o konu ile kendisi arasındaki bağlantıyı göremiyor/kuramıyor, konuya odaklanıp kendisini unutuyor/kenarda tutuyor. Böylece yapılan çalışmalar neticesiz kalmaya mahkûm hale geliyor.
Genellikle hafife aldığımız ve hatta bile isteye küçümsemeyi maharet saydığımız bir şey de insanı insan yapan, onu öteki varlıklardan ayıran ve ayrıcalıklı kılan “akıl”dır. Kur’an-ı Kerim’in yüzlerce ayeti ortada iken hem de dindarlık adına asırlar boyu tasavvuf kültürü eliyle, modern zamanlarda da Batının ölçüsüz rasyonalizmine karşı tepki olarak insan aklının küçümsenmesini, örselenmesini ve din adına mahkûm edilmesini bir türlü anlayamıyorum ve kabullenemiyorum. Tebliğ sahibi değerli hocamın sunumunun başlarında zikrettiği ayet-i kerime mesela: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (el-Ahzâb 33/72) Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği “emanet”i yüklenen “insan”ın, övülmesi gerekirken “zalûm” ve “cehûl” denilerek adeta yerilmesi mânidar değil mi? Nedir insana yüklenen emanet ki onu zulüm ve cehalet bataklığına sürüklüyor? Efendim, o emanet insana “insan-olma bilinç ve becerisi”ni sağlayan “akıl ve aklî irade” yeteneğinden başkası değildir. Aklın biri bilme/idrak etme diğeri bilinenler arasından seçip amel/eylem/davranış haline getirme şeklinde iki temel işlevi vardır. İşte akıl bu işlevlerini hakkıyla yerine getirecek şekilde kullanılmaz, işletilmez ve geri plana itilirse ortaya “cehalet” ve “zulüm” denilen iki “erdemsizlik” çıkar. Bu ise biraz evvel ahlâkın en temel ilkesi ve esası olarak nitelendirdiğim “ciddiyet”ten mahrum olmanın, kişinin kendisini ve insanlığını, onu insan kılan akıl ve iradesini “ciddiye almama”sının kaçınılmaz neticesidir.
Cehâletin zıddı, “aklın erdemi” olan “hikmet” , zulmün zıddı ise “irade ve eylemin erdemi” olan “adalet”tir. Adalet, insanın en temel iki gücü olan “istek/arzu/şehvet” ile “öfke/gadap” gücünün aklın yönetimi ve hikmetin ışığı altında kullanılmasıyla ortaya çıkar. Demek oluyor ki ben bir insan olarak istek gücümü akıl ve hikmetin gösterdiği ölçüler içinde kullandığımda “iffet/ölçülülük”, öfke gücümü akıl ve hikmetin kontrolünde kullandığımda ise “şecaat/cesaret, yiğitlik” adı verilen iki temel erdemi elde etmiş/gerçekleştirmiş oluyorum. Bu durumda her bir insanın sırf insan olmak bakımından “hikmet”, “iffet”, “şecaat” ve “adalet” adını verdiğimiz dört temel erdemi/fazileti elde edip gerçekleştirmesi mümkündür; yeter ki kendisini, hayatı, olgu ve olayları ciddiye alsın… Söylediği her sözün, ortaya koyduğu her davranışın dalga dalga başkalarını ve başka varlıkları etkileyeceğini, daha da önemlisi dönüp kendi lehine veya aleyhine neticeler doğuracağını idrak edebilsin… Çevresinde olup biten her şeyle kendisi arasındaki bağ ve bağlantıyı fark edebilsin… Bu takdirde ancak kendi anlam ve değerini gördüğü gibi, olup biten her şeyi de anlamlı ve değerli bulma imkânını elde edecek… Bu sayede nihilizme düşmeyecek, yaşama sevincini ve heyecanını yitirmeyecek… Hakları kadar görev ve sorumluluklarını da idrak edip gereğince davranacak…
Kısaca çerçevesini çizmeye çalıştığım şekilde olumlu anlamda ahlâk yolculuğuna çıkan insanın bu yolculukta sergileyeceği sebat ve kararlılık da en az ahlâk yolculuğuna başlamak kadar önemlidir. İşte bu nokta da ahlâk ile birer değerler manzumesi olan diğer kurum yahut sistemler arasındaki ilişki anlam ve önem kazanmaktadır. Bu bağlamda özellikle din ile ahlâk arasında kurulacak makul ve sağlıklı ilişki, insan-olma bilinci olarak ahlâkla donanmış durumdaki bireylerin bu donanımı sürekli ve kalıcı, daha etkin ve daha kapsamlı kılabilmeleri açısından hayatî önem taşımaktadır. Gerek kişinin kendi ahlâkı olarak benimseyip içselleştireceği ilkelerin sağlanması, gerek bu ilkelerin kaynağının insan ve tabiat-üstü ilâhî otorite oluşu, gerek ahlâkî müeyyide olan vicdan huzuru ve vicdan azabını aşan fakat onu destekleyen bir yaptırım olarak rıza-i bâri ümidi ve gadab-ı ilâhî korkusu, gerekse de dinin esası olan “iman” olgusunun ahlâkın esası olan “bilgiden/hikmetten iradeye, iradeden amele geçiş” sürecindeki konumu ve rolü itibariyle ahlâk ile din arasındaki ilişki ve işbirliğini kaçınılmaz kılmaktadır.
* Bu yazı [“Ailede Ahlâk Terbiyesi” (Müzakere Metni), Aile ve Eğitim-Tartışmalı İlmî Toplantı, İstanbul 2010: Ensar Neşriyat, s. 123-131.]'den kısaltılarak alınmıştır.
- Yeni yorum ekle
- 416 okunma
Son yorumlar
27 hafta 9 saat önce
35 hafta 4 gün önce
1 yıl 8 hafta önce
1 yıl 8 hafta önce