İş Ahlâkına Kısa Bir Giriş

 

Çalışmak Yine Çalışmak

Hüseyin SARIOĞLU

 İnsanın sahip olduğu yetenek ve imkânları harekete geçirip beşeriyetin hayrına hamleler yaptıracak bütün unsurları en iyi şekilde ortaya koyan İslâm'ın kâinat içinde insana, insanlık camiası önünde de İslâm toplumuna biçtiği rol lâyıkıyla kavranıp gereğince amel edilebilse dünyanın çehresinin bambaşka olacağında hiç kuşku yoktur.

 

"Bir şey meydana getirmek, üretmek, bir sonuca ulaşmak için zihnî veya bedenî güç sarf etmek, gayret etmek, çabalamak, uğraşmak" anlamına gelen "çalışma"nın insana ِözgü bir fiil olduğu açıksa da, insanımızın, onun fert ve toplum açısından taşıdığı hayatî ِönemi gerektiği ِölçüde idrak edemediği de ortadadır. Dolayısıyla bu konunun Kutlu Doğum Haftası’nın ِözel gündemi olarak belirlenmiş olması takdire şayan bir husustur.[1]

Bilindiği gibi insanı öteki varlıklardan ayıran temel niteliği, onun bilen, düşünen, âlet yapan ve kullanan, müessese kuran, olayları yalnızca içinde bulunduğu ân itibariyle değil geçmiş ve gelecek açısından algılayıp değerlendirebilen, yani “akıl” sahibi bir varlık oluşudur. Bu nitelik sayesinde kâinata hükmederek eşyayı kendi yararına kullanma yetenek, yetki ve hakkını insana veren Allah, onu kendine halife kılmış; bu ayrıcalıklı konumun getirdiği fizyolojik, fizyonomik ve psikolojik her türlü donanımı bir güç ve imkân olarak ihsan etmiştir. Bu güç ve imkânları kullanıp kullanmama konusunda ise insan kendi “irade”siyle baş başa bırakılmıştır. Diğer taraftan insan, yaradılışı gereği solunum, beslenme, boşaltım, soğuk ve sıcaktan korunma, barınma .... gibi maddî (biyo-fizyolojik); inanma, bağlanma, güvenme, itibar göِrme, sevme, sevilme, ِözgürce karar verme, etkileme, etkilenme, elemden kurtulma, hazza varma ... gibi mânevî (psiko-sosyolojik) ihtiyaçları bulunan; bu ihtiyaçları giderebilmesi de ancak bir toplum içinde yaşaması, çalışıp çabalaması ve her şeyin en güzelini yapmasıyla gerçekleşecek olan “toplumsal” bir varlıktır. Nitekim “O Allah ki, hanginizin daha güzel iş yapacağını sınamak için ِölümü ve hayatı yaratmıştır...” (el-Mülk 67/2), “İnsan için ancak uğruna çalıştığı vardır.” (en-Necm 53/39) mealindeki âyetler, bu evrensel gerçeğe dikkat çekmektedir. Çalışmanın, insana ِözgü çok ِönemli bir fiil oluşu da esasen buradan ileri gelmektedir. Çünkü insan "en değerli varlık" (eşref-i mahlûkât) ve Allah'ın halifesi oluşunun gereğini, ancak sahip olduğu bütün yeteneklerini geliştirmek, akıl ve irade gücünü yerli yerinde yani iyi, doğru ve güzel olandan yana kullanmak, varlık ve hayata kalıcı izler bırakmak suretiyle ifâ etmiş olacaktır.

İnsanın, biri varlık içindeki konumuna, diğeri fizikî ve psikolojik yapısına ilişkin olup birbiriyle çelişik gibi gözüken ve aslında onu çalışıp çabalamaya zorlayan, bir başka söyleyişle onun dinamizmini teşkil eden iki farklı boyutunu işaret eden bu kısa girişten anlaşılıyor ki, onun, dinî terminolojide "amel" adı verilen her tür fiil ve davranışı ِönemlidir. Çünkü insanın kimlik ve kişiliği ile geleceğini şekillendiren onun amelleridir. Bununla birlikte bu yazının amacı, “” yahut “meslek” anlamındaki çalışmanın ِönemini vurgulamaktır.

˜Akıl sahibi ve sosyal bir varlık olarak insanın bir “ilişkiler ağı” içinde yaşadığı, taraf olduğu her bir ilişkisinin kendisine “hak” ve “yetki” sağlarken aynı zamanda “görev” ve “sorumluluk” yüklediği bilinmektedir. Sِözü edilen ilişkilerden bir kısmı ortaya çıkışı itibariyle kişinin iradesine bağlı iken, diğer bir kısmının böyle olmadığı; bazı ilişkilerin kısa süreli olmasına karşılık diğer bazılarının daha sürekli ve kalıcı olduğu da malumdur. Bu açıdan bakıldığında meslek anlamında çalışma, (a) hem kişinin irade ve seçimiyle doğrudan ilgili (b) hem de başka ilişki ve fiillere nispetle çok daha uzun süreli ve etkili oluşu sebebiyle sağladığı hak ve yetki kadar yüklediği görev ve sorumluluk itibariyle de son derece ِönemlidir.

˜Ayrıca Ziya Paşa'nın "âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz" mısraında ifadesini bulduğu üzere, iş hayatı, kişinin "benliği dışa vurma" yahut "kendini gerçekleştirme" alanı olması bakımından da, mühimdir.

˜Toplum içinde yaşamak zorunda olan, hayatını kazanıp sürdürmesi ve kemâlini gerçekleştirmesi toplumu teşkil eden başka insanların yaptığı ve ürettikleriyle mümkün olan insan, topluma ve insanlığa olan “şükran borcu”nu ancak çalışıp üreterek ödeyebilir.

˜Bu durumda her bir insanın yaptığı iş, aslında, başkalarının ihtiyaçlarının giderilmesi demek olduğuna göre, toplumun kişi üzerindeki bir “emanet”idir.

˜Dahası her insanın derûnunda bir ebediyyet ِözlemi ve ِölümsüzlük arayışının bulunduğu dikkate alınırsa, iş ve mesleğin hayata ve varlığa en büyük katkıyı yaparak en kalıcı izlerin bırakılmasını temin eden bir vasıta olduğu görülecektir.

˜Herkesin bildiği gibi insan, başta kendisi, ailesi ve yakınları olmak üzere toplumun güçsüz ve yoksullarının ihtiyaçlarını gidermek suretiyle, Hz. Peygamber'in inkâr, isyan ve ifsada en yakın bir durum olarak nitelediği fakirliği ortadan kaldırarak “huzurlu bir çevre” içinde yaşayabilmek, hayırlı ve faydalı başka girişimlere destek olabilmek için de çalışmak zorundadır.

Birer cümleyle dile getirilen bu hususlar da gösteriyor ki iş ve meslek anlamında çalışma, fert ve toplum açısından hayatî ِönem taşımaktadır. Hal böyle olunca çalışma alanının seçiminden icrasına kadar her aşamada gözetilmesi gereken bazı ilkeler olması da kaçınılmazdır.

˜Her şeyden ِönce çalışılacak alan ve yapılacak olan işin, fert ve toplum yararına hizmet edip etmediğine bakılmalıdır. İnsanların canına, malına, aklına, dinine ve nesline doğrudan yahut dolaylı olarak zarar verecek; bayağı istek ve ihtirasların tatmininden öte maddî ve manevî bir fayda sağlamayacak türden çalışma ve meslekler, dinen yasaklandığı gibi, insan onuruyla da bağdaşmaz.

˜Yukarıda belirtildiği üzere meslek hayatı bir bakıma toplumun kişiye emaneti, bir bakıma da kişinin kendi benliğini dışa vurma alanı olduğundan, maddî veya psikolojik getirisinin cazibesine kapılarak, üstesinden gelinemeyecek ve başarılı olunamayacak bir alana yönelinmemelidir.

˜Bunun yerine, sahip olunan yetenek ve birikimine uygun bir alanda çalışmaya ve çalıştırmaya dikkat edilmeli; böylece başarısızlığın fert ve toplum hayatını etkileyecek olumsuz sonuçlarına, meydan verilmemelidir. Nitekim “Allah size mutlaka emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder....” (en-Nisâ, 4/58) âyetinde vurgulanan da bu husustur.

˜İşaret edilen ilkeler doğrultusunda bilim, ziraat, sanayi veya muhtelif hizmet alanlarından birinin meslek olarak seçilmesinden sonra gereklerinin en iyi, en doğru ve en güzel şekilde yerine getirilebilmesi için:

• sağlığın korunması,

• zamanın bilinçli ve planlı kullanılması,

• bilgi ve beceri eksikliklerinin sürekli giderilmesi,

• doğruluk ve dürüstlükten hiçbir şekilde taviz verilmemesi asgarî şartlardır.

˜Çalışma hayatında önem arzeden hususlardan biri de hiç şüphesiz işveren-işçi ilişkisidir. Bu ilişkinin tarafları,

• aralarındaki sözleşmeyi (muâhede) unutmamalı,

• bu sözleşmeden doğan hak ve yetkilerin aynı zamanda görev ve sorumluluk anlamına da geldiğini hatırdan çıkarmamalı,

• menfaatleri uğruna hakkaniyet ölçülerinden ve ahlâk ilkelerinden fedâkârlık yapmamalı,

• karşılıklı görev ve sorumluluklarını insanlık onurunu haleldar etmeden yerine getirmelidirler.

˜Bu noktada işaret edilmesi gereken bir husus da, kişinin sadece mesleğini icra ederken değil, diğer bütün fiil ve davranışlarını ortaya koyarken de yalnızca kendini değil, mensup olduğu aileden bölge ve ülkeye, meslek grubundan dinî topluluğa kadar pek çok kişi ve kurumu temsil ettiği gerçeğini, dolayısıyla üzerinde bir de “temsil sorumluluğu”nun bulunduğunu asla göz ardı etmemelidir.

˜Bütün bunlardan sonra insanlığın bugün ulaştığı ilmî, medenî ve teknolojik seviye ile elde ettiği imkânların hep bilinçli, düzenli, disiplinli ve ısrarlı çalışmaların ürünü olduğunu söylemeye gerek bile yoktur.

Ne var ki zaman içinde İslâm toplumunda, İslâm ahlâk ilkeleri arasında yer alan ve aslında her an, her yer ve her işte insan olarak kendine düşeni yaparken aynı zamanda Allah'a güvenip dayanmaktan ibaret bulunan "tevekkül"iledaima Allah'ın lütuf ve keremine muhtaç bulunduğu bilincini ifade eden "fakr" yanlış yorumlanmak suretiyle tembellik ve meskenetin gerekçesi kılan bir zihniyet yozlaşması yaşanmıştır. Buna ilaveten maruz kalınan pozitivist-materyalist kültür emperyalizminin sonucu olarak müslümanların daha önce ilim, düşünce, sanat ve medeniyyet alanında ortaya koyduğu atılım ve hamlelerin ardı kesilmiştir.

Oysa insanın sahip olduğu yetenek ve imkânları harekete geçirip beşeriyetin hayrına hamleler yaptıracak bütün motivasyon unsurlarını en iyi şekilde ortaya koyan İslâm'ın kâinat içinde insana, insanlık önünde de İslâm toplumuna biçtiği rol lâyıkıyla kavranıp gereğince amel edilebilse dünyanın çehresinin bambaşka olacağında hiç kuşku yoktur. Akif in dediği gibi:

“Çalış!” dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hükmüne râm ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

[1] Bu yazı 1999 yılı Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle kaleme alınıp yayınlanmıştır:"Çalışmak Yine Çalışmak", Fatih, I, İstanbul 1999, s. 24-27.

2 reacties

21
Mar

hocam elinize sağlık

Konuyu her yönü ile ele almışsınız. İstifade ettik. Gençlere tavsiye ettik.
Elinize sağlık.
Kenan Ulualp

19
Mar

farklı bir bakış

iş hayatını hiç böyle düşünmemştim, teşekkürler bu yazı için.