Kur'an, Akıl ve Tefekkür

 

KUR’AN’DA AKIL ve TEFEKKÜRÜN BOYUTLARI*

Hüseyin SARIOĞLU

Kur’an’ın akıl ve tefekküre verdiği önem, getirdiği açılım ve kazandırdığı boyutlar, onun, Allah-âlem-insan ilişkilerinde insana tanıdığı konum ile bunun sebep ve sonuçlarına ilişkin beyânlarında aranmalıdır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’e göre aklî tefekkürün boyutları yani imkânı, işlevi, alanı, değeri ve sının meselesini bütün yönleriyle değerlendirebilmek için konuyla ilgili olup ele alınması icabeden ilim, hikmet, kitap; sem‛, basar, fuâd, kalb, basiret, lübb; hakk, kader, âyet, beyyine, burhan, sultan, zikr, ibret, tedebbür, taakkul, tefakkuh, tefekkür, tezekkür, nazar, i‛tibâr ve daha başka terimlerin çeşitli türev ve zıt anlamlılarıyla birlikte Kur’an’daki yekûnu dikkate alındığında, onun akıl ve tefekküre verdiği önem rahatlıkla anlaşılacaktır.

 

Hemen belirtmeliyiz ki Kur’an’ın akıl ve tefekküre verdiği önem, getirdiği açılım ve kazandırdığı boyutlar, onun, Allah-âlem-insan ilişkilerinde insana tanıdığı konum ile bunun sebep ve sonuçlarına ilişkin beyânlarında aranmalıdır.

 

KUR’AN ALLAH’I TANITIYOR

Kur’an insanları, kendisinden başka tanrı olmayan, görünmeyeni ve görüneni bilen, esirgeyen, bağışlayan, mülk ve melekûtun sahibi, eksiklikten münezzeh, esenlik ve emniyet veren, gözetip koruyan, güçlü ve kudretli, kendisine ortak koşulan şeylerden münezzeh; yaratan, var eden, şekil veren, en güzel isimler kendisinin olan, göklerde ve yerde olanlarca teşbih edilen, izzet ve hikmet sahibi1, her şeye gücü yeten, dilediğini yapan ve her an yaratmakta olan Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya çağırmaktadır. Kur’an’a göre hiçbir varlığın kendiliğinden var olması mümkün olmadığı gibi, -hepsi bir araya gelseler bile- yaratılmış varlıkların, küçücük bir sineği olsun yaratmalarına da imkan yoktur. Allah’ın kurduğu kozmik düzeni değiştirmeye yahut olduğu gibi kalmasını sağlamaya O’ndan başkası güç yetiremez. Buna mukabil eğer O dileseydi yağmurun suyunu tuzlu kılar, göğü yerin üzerine düşürür, bütün canlıları helak eder ve hiç kimse buna manî olamazdı.

 

KUR’AN ÂLEMİ TANITIYOR/TANIMLIYOR

Bütün bunlar gösteriyor ki Allah, evrendeki hiçbir şeyi boş yere, rasgele, oyun ve eğlence olsun diye değil; belli bir süre, hak, hikmet, ölçü ve gaye ile yaratmıştır:

 

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰىۙ ﴿1﴾اَلَّذ۪ي خَلَقَ فَسَوّٰىۙۖ ﴿2﴾وَالَّذ۪ي قَدَّرَ فَهَدٰىۙۖ ﴿3﴾

“(Her şeyi) yaratıp biçim veren, ölçüsünü, koyup yolunu/hedefini gösteren Rabb’inin yüce adını teşbih et!” (el-A‛lâ 87/l-3; ayr. el-Ahkâf 46/3; er-Rûm 30/8; el-Kamer 54/49; el-Furkân 25/2)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ ﴿38﴾مَا خَلَقْنَاهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿39﴾

Biz gökleri, yeri ve bunların arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık. Onları sadece hak olarak yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler.” (ed-Duhân 44/38-39; ayr. Sâd 38/27; el-Enbiyâ 21/16-17)

 

“Öyleyse Allah âlemi niçin yaratmıştır?” şeklindeki bir soruya Kur’an’ın cevabı şudur:

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ ﴿29﴾

O (Allah) ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi ...” (el-Bakara 2/29)

Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye 45/13)

Bu ilâhî beyânlar, Allah’ın evreni insan için yarattığını ortaya koyuyor.

 

KUR’AN İNSANI TANITIYOR/TANIMLIYOR

Peki Kur’an’a göre insana tanınan bu ayrıcalıklı konumun sebep ve sonuçları nelerdir?

ذٰلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُۙ ﴿6﴾اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ ط۪ينٍۚ ﴿7﴾ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَٓاءٍ مَه۪ينٍۚ ﴿8﴾ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ ﴿9﴾

İşte, görünmeyeni de görüneni de bilen, üstün ve merhametli olan (Allah),\ yarattığı her şeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. \ Sonra onun neslini hakîr bir suyun özünden meydana getirdi, sonra da onu düzenledi (tesviye) ve kendi ruhundan ona üfledi (nefh). Ayrıca sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yarattı...” (es-Secde 32/6-9; ayr. el-Hicr 15/28-31; Sâd 38/71-74; el-Kehf 18/37)

Kur’ân’ın bu açıklamaları konuyla ilgili başka âyetlerle bir arada mütalaa edildiğinde, burada geçen “ tesviye”nin insanın “ fücur” ve “ takva”ile “ifsâd” ve “islâh”a eğilimli ve kabiliyetli kılınmasını; “ nefh-i rûh”un ona öğrenme-bilme-bildirme, konuşma/açıklama ve yazma yeteneğinin yani “akıl gücü”nün bahşedilişini ifade ettiği, bir bütün olarak hepsinin de insana özgü olup onun diğer varlıklardan farklı “bambaşka bir yaratık” olmasını sağlayan “en güzel suret” ve “ en güzel kıvâm”ı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Allah, insanı yeryüzünde halife kılacağını haber verdiğinde –belki de onun fücur ve ifsada olan eğilimi dolayısıyla– önce, “orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi (halife) kılacaksın?! Oysa biz seni överek teşbih ve takdis ediyoruz!” şeklinde endişe izhar eden meleklerin, daha sonra, Allah’ın kendisine öğrettiği isimleri onlara bildirmesi üzerine Adem’e secde etmek suretiyle onun kendilerinden üstün olduğunu kabullendiklerini göstermelerine karşılık, İblis’in, tam tersine bir tutumla bundan imtina etmekle kalmayıp fücur ve ifsada olan eğiliminden yararlanarak insana düşmanlık yapacağını ilan etmiş (el-Bakara 2/30-34; el-Hicr 15/28-31; Sâd 38/71-74; el-Kehf 18/37) olması da bu değerlendirmeyi destekler mahiyettedir.

Birçok âyette insana “öğrenme-bilme-sözlü ve yazılı olarak bildirme” yeteneğinin yani aklın yanı sıra “kulaklar, gözler ve gönüller verildiği”nden bahisle bunların şükrü gerektiren nimetler olduğu vurgulanır:

ثُمَّ سَوّٰيهُ وَنَفَخَ ف۪يهِ مِنْ رُوحِه۪ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ

“...sonra da onu tesviye etti/düzeltti ve ona kendi ruhundan üfledi. Ayrıca sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz?!” (es-Secde 32/9; ayr. el-Mü’minûn 23/78; el-Mülk 67/23)

 

İnsanın sahip bulunduğu beş duyuyu temsilen kulak ve gözler ile gönülün genellikle bir arada zikredilmesi, ayrıca bu organların işlevi olan “işitme” ve “görme” fiillerinin sıklıkla aklın fonksiyonu olan “bilme” ve “düşünme”yi ifade edecek bağlamlarda kullanılması, Kur’an’a göre, duyu algılarının (dış tecrübe) yanısıra duygu ve duygulanımın da (iç tecrübe) beşerî bilgi ve aklî tefekkür açısından vazgeçilmez olduğunu göstermektedir:

Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığında hiçbir şey bilmiyordunuz, size kulaklar, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz!” (en-Nahl 16/78)

 

KUR’AN HAYATI TANITIYOR/TANIMLIYOR

İşte, insanın birbirine zıt iki kutbu yani hem fücur ve ifsada hem de takvâ ve ıslâha dönük eğilim ve yetenekleri içice barındıran bu yapısı ve konumu, onun yeryüzündeki serüvenin bir “imtihan”a dönüşmesine yol açmıştır:

اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ ﴿2﴾

O ki hanginizin daha güzel iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır; O mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (el-Mülk 67/2)

اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعًا بَص۪يرًا ﴿2﴾اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا ﴿3﴾

Gerçek şu ki biz insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona yolu gösterdik, ister şükredici olur isterse isterse nankör!” (el-İnsan 76/2-3)

İnsanın, bu imtihandan başarıyla çıkmasının (felâh) yolu, ona, kozmik düzen içindeki işlevlerini tabiî bir zorunlulukla yerine getiren varlıklardan üstün olma imtiyazı sağlayan, yeryüzünde Allah’ın halifesi sıfatıyla iş görme (amel) yetki ve sorumluluğunun (kulluk) kapılarını açan akıl ve irade gücünü yerli yerinde kullanarak “yüklendiği emanet”e sahip çıkmasıdır.

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًاۙ ﴿72﴾

Aksi halde o, biri aklın diğeri iradenin yanlış kullanılmasının ürünü olan “cehalet” ve “zulm”ün (el-Ahzâb 33/72; er-Rûm 30/29) pençesine düşerek imtihanı kaybedecektir (hüsran).

 

KUR’AN’IN SUNDUĞU ALLAH-ÂLEM-İNSAN İLİŞKİLERİ MODELİ ve AKLÎ TEFEKKÜR

Kur’an’ın Allah-âlem-insan ilişkileri konusunda ortaya koyduğu Allah merkezli bu model, sadece (a) insanı yaratılmışların en üstünü konumuna yükseltmekle kalmamış, aynı zamanda (b) fizik dünyayı da (tabiat) bütün haşmet ve gizemiyle onun karşısında duran, bazen mücadele edilmesi ve egemen olunması, bazen korku veya hayranlık sâikiyle esrarengiz güçler atfedilerek tapılması gereken bir şey olarak görülmekten çıkarıp, mutlak ilim, hikmet, irade, kudret ve ikram sahibi olan Allah tarafından yaratılıp yönetilen, O’nun yeryüzündeki halifesi sıfatıyla insanın tasarruf, emir ve hizmetine sunulan bir nimet durumuna getirmiştir ki her iki husus da aklî tefekkür açısından son derece önemlidir.

 

İmdi, Kur’an, kısaca dile getirilen bu model ile bağlantılı olmayan hiçbir zihnî faaliyeti “aklî tefekkür”, hiçbir bilgiyi “ilim” saymadığı gibi, tam tersine “akletmezlik” ve “ cehalet” olarak görmektedir. Nitekim onun, İslâm öncesi dönemi câhiliyye devri” olarak değerlendirmesi, kuşkusuz o günkü Arap toplumunun hiçbir şey düşünmediği ve bilmediğinden ötürü değildir. Aslında onların –belki insan fıtratının derinliklerine işlenmiş olması veya hanif dininden intikal eden bazı kırıntılar yahut Yahudi ve Hristiyan gruplarla olan münasebetleri sebebiyle– âlemi yaratan yüce bir kudret olarak Allah’ın varlığını kabul etmelerinin yanı sıra kıssalara da konu olan tarihî kişi, toplum ve olaylar hatta mucizeler hakkında bilgi sahibi olduklarına bizzat Kur’an tanıklık etmektedir:

Onlara kendilerinden evvelkilerin Nûh, Ad, Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı?! ...” (et-Tevbe 9/70)

Diğer taraftan Kur’an’ın inzal edildiği dönemde Arap toplumunun edebiyat ve şiir alanında ulaştığı düzey ile şiirlerde hayranlıkla işlendikleri harikulade tabiat tasvirleri meşhurdur.

Evet, Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber bu, geleneksel-taklîdî bir kabulün ötesinde bilince dönüşmediği ve pratiğe yansımadığı için Allah’ı sadece dara düştüklerinde hatırlıyor, sıradan tabiî olay ve varlıklara çeşitli güçler atfederekbunların kendilerini Allah’a yaklaştırıp şefaatçi olacağını zannediyor ve meleklerin Allah’ın kızları olduğunu ileri sürmekten çekinmiyorlardı. Dahası davranış biçimlerini ve sosyal düzenlerini bu yanlış, çarpık ve hurafeden ibaret olan inanç ve düşünceler şekillendirdiği için kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten en korkunç boyutlarda fuhuş yapmaya, kadın ve yetim haklarını zorbaca gasbetmekten aç gözlülükle yoksulları görmezden gelip güçsüzleri horlarmaya ve gösteriş için hiçbir israftan kaçınmamaya kadar daha nice çirkeflik sergiliyorlardı ki Kur’an’a göre bütün bunlar, akıl ve iradenin “körü körüne taklit” ile “bencilce tutku”lara (hevâ) kurban edilmesinin kaçınılmaz sonuçlandır.

 

Daha önce işaret edildiği gibi insan, önünde duran ve biri felaha diğeri hüsrana götüren iki ayrı yoldan (وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِۚ  el-Beled 90/10) hangisine yöneleceği konusunda karar verme ve seçim yapma (irade) özgürlüğüne sahip olmakla birlikte, seçimini olumsuz şekilde etkileyecek iç ve dış etkenlerle kuşatılmış durumdadır.

Nitekim Kur’an:

يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ ﴿6﴾

Ey insan, seni engin kerem sahibi Rabb’ine karşı mağrur kılan/aldatan nedir!” (el-İnfitâr 82/6),

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ي كَبَدٍۜ ﴿4﴾اَيَحْسَبُ اَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اَحَدٌۢ ﴿5﴾

Biz insanı nice zorluk içinde yarattık; insan, hiç kimsenin ona güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?!” (el-Beled 90/4-5),

فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَۜ ﴿5﴾خُلِقَ مِنْ مَٓاءٍ دَافِقٍۙ ﴿6﴾

İnsan neden yaratıldığına bir baksın, atılan bir sudan yaratıldı!” (et-Târık 86/5-6)

derken, bir bakıma insanı başta kendini/haddini bilmezlik ve istiğnâ duygusu olmak üzere onu içten kuşatan zaaflara karşı uyarmaktadır.

İçinde bulunduğu mücadelede onu zayıf düşüren ve “hevâ” adı altında toplanan bu zaafların bazıları düşüncesizlik, unutkanlık, nankörlük, acelecilik, cedele düşkünlük, gurur ve aldanma, hırs ve huysuzluk, azgınlık, bencillik ve cimrilik ... vb. Buna bir de Şeytanın amansız düşmanlığı ile kendi emrine ve hizmetine sunulan dünya nimetlerinin çekiciliği eklenince, insanın “hevâ”sının güdümüne girmesi son derece kolaylaşmaktadır:

﴾زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ ﴿14﴾

Kadınlara, oğullara, kantarlarca altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı; bunlar dünya hayatının geçici nimetleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Al-i İmran 3/14)

﴾قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَاۙۖ ﴿9﴾وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ ﴿10﴾

Benliğini kirletip kötülüklere gömen kaybetmiştir.” (eş-Şems 91/10)

Hevâ ve hevesini tanrı edinen, Allah’ın (yanlış) bilgi yüzünden saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü de perdelediği kimseyi gördün mü? Şimdi Allah’tan başka onu kim doğru yola eriştirebilir?! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?! Derler ki, hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur, sadece öyle sanıyorlar.” (el-Câsiye 45/23-24)

 

Dikkat edilecek olursa insanı kötülüğe ve sonuçta hüsrana sürükleyen saik, duyguların “ bencilce tutku”lara (hubbu’ş-şehevât) dönüştürülüp tanrılaştırılması sonucunda “irade”yi teslim almasıdır.

Bunu önlemenin yolu, iradeyi ifrat ile tefrit arasında gidip gelmeye yani hep uç noktalara sevkeden bencilce tutkulara esir olmaktan kurtarıp, aklın kontrolünde dengeye kavuşturmak suretiyle düşünce, söz ve davranışların aklı kullanmamaktan kaynaklanan çirkinlik, çelişki ve tutarsızlıklardan arındırılması (tezkiye) (eş-Şems 91/9) sonucunda, istikrarlı/dengeli bir kişilik yahut benlik (kalb-i selîm) inşa etmektir.

 

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿88﴾اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ ﴿89﴾وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿90﴾وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ ﴿91﴾

“O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!; Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka; cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılacak; Cehennem de azgınlara gösterilecek…” (eş-Şu’arâ, 26/88-91)

 

Bu ise kolay bir mesele olmayıp ciddi bir çaba (cihâd-mücâhede) ve özel bir bilinç (takva) gerektirir ki Kur’an’ın aklî tefekküre yüklediği en önemli işlev, –kendi rehberliğinde–işte bunu başarmasıdır:

De ki: Pis ve kötünün çokluğu sana ilginç gelse de pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; öyleyse ey aklı olanlar, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz!” (el-Mâide 5/100)

... Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin; bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey aklı olanlar, benden korkun.” (el-Bakara 2/197; ayr. Âl-i İmrân 3/133-138; ez-Zâriyât 51/15-19)

İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan kimsenin yaptığıdır: O, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir; antlaşma yaptığında sözlerini yerine getirir; sıkıntı hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. Doğru olanlar da, müttakîler de işte onlardır.” (el-Bakara 2/177)

Bu son âyet, takvanın îmanda sadâkat ve samimiyet temeli üzerine oturduğunu gösteriyor ki bu konuda aklın yöneleceği kaynak vahiy yani Kur’an’dır. Zira iman, insanın gaybla olan yegâne bağlantısıdır ve gaybı sadece Allah bilir; aklın ise ancak O’nun bildirdiği kadarını anlayabileceği izahtan varestedir. Bunun içindir ki Kur’an, kendisini insanlar için gönderilen bir uyarıcı, öğüt, rahmet ve gayba inanan müttakîler için bir kılavuz ...vb. olarak takdim ederken, getirdiği gerçekler (hakk) üzerinde dikkatle ve derin derin düşünülmesini ister:

İşte bu (Kur’an) kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek olduğunu bilsinler ve aklı olanlar iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.” (İbrahim 14/52)

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿29﴾

Sana bu mübarek Kitab’ı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd 38/29)

“... (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); inanan toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.” (Yûsuf 12/111)

O, bazen de şöyle sorar:

Geri (inkâra) dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız? \ İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lanetlediği, sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir. \ Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri mi kilitli?” (Muhammed 47/22-24)

Onlar bu sözü (Kur’an) hiç düşünmediler mi? Yoksa onlara, daha önce geçmiş atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” (el-Mü’minûn 23/68)

Kur’an ayrıca kendisinin bir bütün olarak kabul edilip anlaşılması gerektiğini, onu bölenlerin şirk ve küfürden kendini kurtaramayacağını, böylelerinin dünyada ve ahirette rezil ve rüsvâ olacaklannı da hatırlatmaktadır.

Bilindiği gibi Kur’an, daha ilk gelen âyetlerinde insana, kendisine ikram edilen akıl gücünü hatırlatırken onun dikkatini Allah’ın sözlü/metlûv (Kur’an) âyetlerinin yanısıra fiilî/tekvînî âyetlerine de (âlem ile insanın yaratılışı) (el-Alak 96/1-5) yöneltmiş ve her fırsatta bu çağrısını yinelemiştir:

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ ﴿52﴾سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ ﴿53﴾

De ki: Ne dersiniz, eğer Kur’an Allah tarafından ise ve sizde onu inkar etmişseniz, bu durumda, (gerçeğin) çok uzağında bulunandan daha sapık kim olabilir? \ Onun gerçek (hak) olduğu kendilerine iyice belli oluncaya kadar onlara hem dış dünyada (âfâk) hem de kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz....” (Fussilet 41/53; ayr. el-Casiye 45/1-6; ez-Zâriyât 51/20-21; et-Târık 86/5)

Bu âyetin ortaya koyduğu dikkate değer bir husus var ki o da Kur’an’ın Allah tarafından gönderilmiş mahzâ hakikat olduğuna lâyıkıyla tanıklık edebilmek için, aklın Allah’ın fiilî ayetleri yani evren/tabiat üzerinde yoğunlaşarak düşünce ve bilgi yolunda belli bir seviye kazanmasının lüzumuna işaret ediyor olmasıdır. Bu noktada ancak âlimlerin Allah’a karşı gerçek anlamda saygı ve korku duyabileceği, Allah’ın kendisinden başka ilâh olmadığına meleklerle birlikte âlimleri şahit tuttuğu, ayrıca bilen ile bilmeyenin, ilim ile cehaletin farkını da yine ancak akıl sahiplerinin anlayabileceği hatırlandığında, Kur’an açısından aklî tefekkürün ne kadar büyük bir önem taşıdığı daha iyi anlaşılmaktadır:

اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ ﴿19﴾

Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse (inkar eden) kör kimse gibi olur mu?! Fakat bunu ancak aklı olanlar (ülü’l-elbâb) anlar...” (er-Ra’d 13/19)

Bu bağlamda dikkat çekmeden edemeyeceğimiz fakat ayrıntısına da giremeyeceğimiz iki konu var: Bunlardan ilki, biri “hak olarak indirilen”, diğeri “hak olarak yaratılan âyet”lerden ibaret olan Kur’an ve âlemin bir benzeri, yahut Kur’an’dan bir sûre, âlemden ise küçücük bir sinek meydana getirme hususunda insana meydan okuyan tahaddî âyetleri; ikincisi de “söz”de ve “iş”te en güzelini ortaya koyma sınavında olan insan için, doğru, tutarlı ve güzel sözün en yetkin örneğinin Allah’ın kelâmı Kur’an ile “iş” açısından âlemi düzen, tutarlılık ve güzelliğin en yetkin ve yegâne numunesi olarak takdim eden âyetlerdir. Yalnızca bu iki husus dahi kavlî ve fiilî âyetlerin (Kur’an ve evren) aklî tefekkür açısından taşıdığı önemi ve Kur’an’ın ona getirdiği dinamizm ve boyutları gözler önüne sermeye yetecek niteliktedir.

Kur’an’ın aklî tefekküre kaynak olarak sunduğu alanlardan biri de daha önce yaşamış insan ve toplumların inanç, düşünce ve uygulamaları ile bunların yol açtığı sonuçlar yani tarihtir:

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ ﴿46﴾

Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, göğüslerdeki kalpler kör olur!” (el-Hâcc 22/46)

اِسْتِكْبَارًا فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًاۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلًا ﴿43﴾اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ عَل۪يمًا قَد۪يرًا ﴿44﴾وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِه۪ بَص۪يرًا ﴿45﴾

“... Onlar öncekilere uygulanan kanundan başkasını mı beklerler? Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın. Allah’ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın. \ Bunlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Halbuki onlar, bunlardan daha güçlü idiler. Ne göklerde ne de yerde Allah’ı âciz bırakacak bir güç vardır. O bilendir, güçlüdür.” (Fâtır 35/43-44)

 

Bu ayetler aklî tefekkürün amacına ulaşabilmesi açısından tarihe yönelip bu alanda cari olan ilâhî kanunun (sünnetullah) geçerlik ve işlerliğini görmesinin şart olduğunu belirttikten başka, âdeta fert ve toplum olarak insana öncekilerin kendisi için ders ve ibret vesilesi olması gibi onun da sonrakiler için aynı konumda bulunduğu, dolayısıyla iyi ve güzel örnekler bırakması gerektiği mesajını da vermiş olmaktadır.

Toparlayacak olursak, Kur’an’a göre aklî tefekkür insan için bir imkândan öte onun varlık sebebi, en aslî görevidir. İnsanın sahip olduğu duyu ve duygu gücünü de kullanarak yönelip besleneceği kaynaklar Allah’ın sözlü âyetlerini içeren Kur’an, sünnetullahın geçerli olduğu ferdî ve toplumsal davranışlarla sonuçlarından oluşan tarih (enfüs) ve fiilî/tekvînî âyetlerin tecellî ettiği tabiî varlık ve olaylardır (âfâk). Kendisine verilen bu gücü, hizmetine sunulan evreni imar etmek ve ondan yararlanmak üzere kullanması, insan için aynı zamanda ahlâki bir sorumluluk, dinî bir görev, uhrevî bir azık ve hazırlıktır.

Şu var ki Kur’an’a göre, zihnî bir faaliyetin aklî tefekkür sayılabilmesi için, onun ortaya koyduğu Allah-âlem-insan ilişkileri modeliyle bağlantılı olması; insanın duyu, duygu, düşünce, inanç ve davranış bütünlüğü ile dünya-âhiret, fert-toplum dengesini asla göz ardı etmemesi; zann, tahmin ve taklid ürünü verilerle değil, güvenilir delillerle beslenmesi şarttır.

Kur’an’ın “akletmezlik” olarak nitelendirdiği boş zihni çabaları sonunda:

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪ٓي اَصْحَابِ السَّع۪يرِ ﴿10﴾

... şayet kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık...” (el-Mülk 67/10)

diye pişmanlık duyanların aksine, aklî tefekkürü Kur’an’ın öngördüğü boyutlara taşıyan, böylece Kur’an ve âlemdeki kusursuz ahenk ve güzelliği kavrayıp yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunun bilinciyle söz söyleyip iş görürken en doğru, en iyi ve en güzeli arayanlar, dünyada iken:

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًاۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿191﴾

...Rabbimiz, sen bu (evreni) boşuna yaratmadın, seni teşbih ederiz; bizi cehennem azabından koru!” (Al-i İmrân 3/191)

diye başladıkları dualarını, Cennet’te şöyle tamamlayacaklardır:

﴾دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ﴿10﴾

.... Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” (Yûnus 10/10)

 

 

 

* Bu yazı [Hüseyin Sarıoğlu, "Kur'an'da Aklî Tefekkürün Boyutları", Kur'an ve Tefsir Araştırmaları II, Ensar-İsav, İstanbul 2000, s. 145-159]’dan alınmış ve bazı âyetlerin metinleri eklenmiştir.

1 yorum

13
Eyl

slm larr

öncelikle bu güzel düşünceleriniz vede insanlık tarihine ışık tuttuğunuz için tşklerr..

ben aöf felsefe öğrencisi elif

emeğinize sağlık..